Sadakat

5.0/5 derecelendirme (1 oy)

Yazan: Sevgül Yılmaz

İzmir yanıyor, sabahın onu olmasına rağmen. Yirmi saatlik yolun yorgunluğu değil, otogardan eve kadar binmek zorunda olduğum minibüsün içi tedirgin ediyor beni. Ah diyorum, açık pencerelerin yanındaki koltuklardan biri denk gelse. Bütün hayatımda olduğu gibi bu dileğim de içimde ukde kalıyor. Minibüsün en arkasındaki koltuk, boş olan tek yer. Çaresiz oturuyorum. Bir elimde koca bilgisayarım, omzumda bilgisayarı aratmayan el çantam ve diğer elimde valizim... Sıcak hava yüzümü yalıyor, bedenimin her hücresine yerleşip kalıyor. Sıkıştığım yerde su gibi terliyorum. Bir sağımdaki genç adama bir de solumdaki yaşlı amcaya bakıyor ve hemen kararımı veriyorum. Genç adama eğilip, "Yerimizi değişmemizin bir mahsuru var mı acaba?" diye soruyorum. Ümit ettiğim gibi genç oluşumuz anlaşmamızı kolaylaştırıyor. Anında yerinden kalkıp benim koltuğuma geçiyor. Rahat bir nefes alıyorum. Hiç değilse şimdi bir yanım pencereye dayanıyor, kendimi daha emniyette hissediyorum.

Ücretimi elden ele, sürekli parasını ödemeyenleri kontrol etmeye çalışan şoföre gönderip, gözlerimi canım memleketime çeviriyorum. Güzel İzmir'im. Genç kızlığımın şehri, hayallerimin beşiği... Hiç değişmemiş sanki. Azıcık daha büyümüş hepsi bu kadar.

Pencereden akıp giden her bir parçasıyla ben de genç kızlığıma akıp gidiyorum sanki. O kız oluyorum. Talebeliğim bitmemiş daha. Babam yaşıyor ve annemin dizleri henüz tutuyor. Biz her sabah kahvaltının üstüne sabah kahvesini mutluluk içinde yudumlayan o aile oluveriyoruz. Yüzüm ışıyor. Aradan yılları kaldırıp ellerimi o görüntüye uzatıvereceğim neredeyse. Babamın eline uzanmak üzereyken acı bir ses bölüyor mutluluğumu. Cep telefonum bu! Çantamın içinde bas bas bağırıyor. Bu kadın çantalarının hepsi mi aynıdır, benimki mi bu kadar karışık hiç bilmiyorum. Bir avuç çantanın içinde cep telefonunu bulup da çıkarmanın imkânı olmaz mı hiçbir vakit? Benim için olmuyor işte. Bu duruma her düşüşümde kendime söz verdim ve işte sonuç çalıyor, çalıyor ve çalıyor. Bir minibüs dolusu insana bu sesi istemeden dinletiyorum ama bir türlü aradığımı bulup da buna bir son veremiyorum. Terden bunaldım, neredeyse çantayı minibüsün içine boşaltıp arayacağım ama yok mübarek. Kim bilir çantanın hangi çıkmazına sıkıştı. Arayan da usanıp kapamıyor ki. Bu kocamdır kesin. Cevap alıncaya kadar vazgeçmez. Huysuz adam. Belki müsait değilim.

Düşünüp de insan bir bırakır. İmkânı mı var! Tere bulanmış bir hâlde tükendiğimi düşünürken telefon elime değdi. Hemen rastgele bir tuşa dokundum ve kocamın sesi minibüsün içine yayıldı. Yanlışlıkla hoparlörüne dokunmuş olmalıydım.

Hemen telefonu kapayıp başlarım bana çevirmiş insanlara gülümsedim. Tebessüm dudaklarımda dondu. Bu insanlara ne olmuştu böyle. Kısık bir sesle cevap verdim. Hâlâ eski alışkanlıklarımdan kurtulamadığım için kendime kızdım. Nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerini hiç önemsemeden konuşan insanlara hep gıpta ederdim. Ne rahatlıktı o öyle. Dünya kulak verse anlattıklarına, umurlarında olmuyordu. Dünya onlarındı. Ben öyle miydim ya! Şu kör olası telefon çalmaya başladığı an, elim ayağıma dolaşmıştı çoktan. İnsanları rahatsız etmekten oldum olası kaçmıştım. Peki ne olmuştu. İnsanlar örnek mi almıştı beni? Hayır, makamım mı yükselmişti? Hayır. Sesi kısık, yüreği kısık, duyguları kısık bir insan olup çıkmıştım böyle. Olan bana olmuştu sonunda.

İzmir'deydim kaç aydan sonra. Bunu, hiçbir şeyin bozmasına müsaade etmeyecektim. Bugünü aylardır bekliyordum. İzmir'in, memleketimin, havasım ciğerlerime çektim. Her şeye bedeldi bu. Baba ocağında olacaktım az sonra. Yaşlı annem beni bekliyordu muhakkak. Saat onu geçmiş olsa da kahvaltıyı benimle edecekti, biliyordum. Çayı demlemiş olmalıydı, zeytin yağında bekletilmiş zeytinler de sofrada olacaktı. Köy peyniri olmazsa olmazı. Simit de almıştır bana. Çok sevdiğimi bilir. Ben hâlâ gözünde o küçük kızım. Hiç büyümeyeceğim. Büyümek de istemiyorum zaten. Hiç değilse onun gözünde çocuk kalayım. En büyük tesellim bu. Çocuk olma ayrıcalığını yaşamak için belki bu gelişim. Kırk beş yaşında çocukluk. Bazen ne tuhaf oluyorum ben böyle.

Bornova yolunu geçip Buca tarafına yöneliyoruz. Tam beş yıl bu yollardan gidip geldiğim günler... Geçmez bir türlü dediğim hâlde rüya gibi tükenen günler. Okul yolum burasıydı. Belediye otobüslerinde yer kapmakla uğraştığım seneler buralarda geçti. Trafik ne kadar artmış şimdi!

Buca'dan Yeşilyurt'a yöneliyoruz. Baba ocağım orada tütüyor, içinde babam olmasa da. Yollar buhar buhar sıcaktan, insanlar gölgelere sığınmış. Minibüsün kapısı açık şimdi. İçeri giren sıcak hava bir parça olsa serinletmekten çok uzak. Nasıl çalışıyorlar yaz boyu bu şekilde ve bu sıcakta anlayamıyorum. Ekmek parası, ekmek kavgası. İnsan her şeye dayanmasını biliyor demek. Şoföre saygıyla bakıyorum. Benim yaşlarımda olduğunu tahmin ediyorum ama çizgileri derinleşmiş. Yüzünde bezginlik okunuyor. Direksiyon sallamak zorunda olduğu her hâlinden belli. Göbeğine kadar açılmış gömleği kaç yılı geride bırakmış. Direniyor yenisine belli. Önümde oturan yaşlı amca ayağa kalkıyor, açık kapının önüne gelip titreyen kollarıyla kapının üstündeki demir çubuklara yapışıyor. Şoför bir anda nasıl farkına vardıysa süratini kesmeden arkaya dönüp yaşlıya bağırıyor. "Amca amca ne yapıyorsun sen, kapı açık görmüyor musun?" Öfkeden ve sıcaktan yüzü kan kırmızısı. Yaşlı amca hiç istifini bozmadan aksileniyor şoförün tavrına. "İneceğim. Hem ben tutunuyorum, baksana." Şoför hızını kesip kenara çekiyor. Amca titreyen bacaklarıyla atıyor kendini dışarı. Önde oturan çok bilmiş bayanlardan biri yorumunu geciktirmiyor. " Ne demeye bu yaşta çıkmış dışarı. Düşüp ölse uğraş dur. Al başına belayı." Şoför cevaplamıyor. Yoluna devam ediyor. Başını sallamakla yetiniyor. Kadın yüz bulamayınca kesiyor sözünü. İşte bazılarının ihtiyarlara bakış açısı bu. Başa beladan başka bir şey olarak görmüyorlar onları. Demek bizim de olacağımız bu. Yaşlılık fena şey.

Nihayet durağa geliyorum. Kibar bir sesle ineceğim diyorum şoföre. Duruyor. Benim sokağım burası. Hâlâ genç kızlığımın izleri var üzerinde. O izlere basarak yürüyorum baba ocağına. Kim koymuş bu adı hiç bilmiyorum ama yüreğimi ısıtıyor bu iki kelime: Baba ocağı. Sanki bütün güzel duygular bu iki kelimenin içine birikmiş. Sevgi, saygı, fedakârlık, güven, dayanışma ve bitip tükenmez bir koruma duygusu. Benim hepsine birden gerçekten çok ihtiyacım var.

Sokağın başından evimize bakıyorum. Nasıl göründüğümü bilmiyorum. Yirmi saatlik yol yorgunluğunun ardından nasıl görünmem mümkünse, işte öyle. Yine de üstüme başıma çeki düzen verme telaşı sarıyor beni. Asansörde ayna var çok şükür. İçim rahatlıyor. Zili çalmadan apartmanın kapısı açılıyor. Komşulardan birinin oğlu açıyor kapıyı, seviniyorum. Asansörde toparlanıyorum biraz. Beş kat bana çok da zaman tanımıyor.

En azından saçlarımı düzeltiyorum. Gözlerim yorgun baksa da mutluyum. Ayaklarım şişmiş, spor ayakkabıların içinde terlemiş, hayıflanıyorum çorap giymemiş olmama. Kotum otobüsün tozundan nasibini almış, penyem ter içinde. Kapıyı çalarken elim yüreğimde. Sekiz ay sonra anneme sarılacağım. Hayatımdaki en büyük eksikliğim onun kucağı. Yaşım ilerledikçe bu kucağın eksikliğini daha bir yürekten hisseder oldum. Ağlamaklı oluveriyorum durup dururken.

Ben böyle değildim aslında. Bana ne oluyor anlayamıyorum. Kapı açılıyor. Annem buruşuk ve aydınlık yüzüyle karşımda. Özlediğim bu küçük kadın işte. Sanki dün bırakmışım gibi karşılıyor beni. Sarılıyor ben daha elini öpmeye yeltenmeden. Öpmüyor beni, kokluyor, içine çekiyor. Bu hâldeyken hem de. Bir daha sarılıyor, bir daha kokluyor. Kendimi geriye çektikçe o bir adım daha yaklaşıp bir daha sarılıyor bana. Ben de anneyim ama annem gibi değilim. Kimse onun gibi değil zaten.

Kendimi önce banyoya atıyorum. Elimi yüzümü yıkayıp azıcık ferahladıktan sonra hemen valizimden günlük eşofmanlarımı bulup çıkarıyorum. İyi ki en üste koymuşum. Kırk yılda bir olsa da bazen böyle düşünceli işlerim oluyor benim. Hemen banyoya koşup üstümü başımı değiştiriyorum. Şimdi kendimi çok daha iyi hissediyorum. Annemin keyfini artık sürebilirim gönlümce. Sekiz aydır bunu beklemiyor muydum ben? İşte yanındayım. Koşup bu defa ben sarılıyorum boynuna. Bu seneden seneye küçülen insanı çok seviyorum.

Hiç yanılmamışım, daha bir lokma girmemiş boğazına. Sofra hazır, çay demlenmiş. Sofrayı kendim hazırlamışım gibi biliyorum. Ne hayal etmişsem hepsi tamam. Simidim taptaze. Köy peyniri, tatsız peynirleri yemekten lezzetini yitirmiş damağıma bayram ettiriyor. Zeytin anne elinden çıkma, onun sevgisiyle tatlanmış, tadına doyum olmuyor. Ben bu sofrada saatlerce oturabilirim. Öyle de oluyor.

Konu konuyu açıyor. Günlerce anlatsam konuşabilirim sanıyorum. Sekiz ayın suskunluğu çözülüyor birden. Ne bulursam anlatıyorum. Dinliyor öylece. Yorumluyor kimi zaman. Gülümsüyor daima. Ben bu yüze hasretim işte. Böyle dinlenmeye, böyle bakılmaya, böyle tebessüme muhtacım.

Her bir davranışı bir yaramın merhemi oluyor. Zerrece sakınmadan veriyor ilacını, ben kendimi dünyanın en zengin insanı sanıyorum. Lokman hekim gelse bu dermanı veremezdi bana.

Babamdan söz açmıyoruz söz birliği etmiş gibi. Sanki aramızda oturuyor, o da dinliyor konuşmalarımızı. Katılmıyor bize ama bizimle. Biliyoruz. Bir çay bardağı daha var tepsinin üzerinde. Kim için olduğunu hiç sormuyorum. O bardak babam gittikten sonra da sofradaki yerinden hiç eksilmedi.

İlk zamanlarında annemin bardağa çay koyduğunu da hatırlıyorum. Göz ucuyla çayın eksilip eksilmediğini kontrol ettiğini de yine gözlerimle görmüştüm. Artık çay koymuyor.

Birbirimize bakarak kahvaltımızı ederken nerden aklıma geldiyse Ali'nin yazlıktaki köpeğini soruyorum. Kaybolduğunu söylüyor ve başlıyor anlatmaya. "Çok anlayışlı bir köpekti o. Ben öyle bir köpeği bir de rahmetli babamda görmüştüm." Aslında annemin anlattıklarının çoğunu defalarca dinlemişliğim vardır ama her seferinde ilk kez dinliyormuşum gibi davranır, zevk alırım. Anlatırken yaşatmayı bilir. Devam etti sözlerine. "Babamın bir köpeği vardı, Samur, parlak tüylü simsiyah bir köpekti. Babacığım nerden bulup getirmişti bilmem ama bizim kapıda büyümüştü. Babacığım keklik, tavşan avına onunla çıkardı hep. Hem kekliği vurdu mu ne kadar ötede olursa olsun avın başında beklermiş babam gelinceye kadar. Babamla konuşurdu sanki. Beni pek sevmezdi. Biz keklik, tavşan etiyle büyüdük. Ondan bu yaşta hâlâ elimiz ayağımız tutar. Kekliğin kemiklerini Samur'a verirdi.

O da beklerdi öylece. Testi kabından yemeklik yaptıydı babacığım ona. Önüne koyduk mu ne cilveler yapardı. Sonra ben kaçtım ya babanla, deden küsmüştü o zamanlar. Uzun zaman kabul etmediydi bizi yanma. Olanları da başkalarından duydum. Babacığım ölünce Samur, mezarının başında saatlerce ağlamış. Sonra nereye gittiğini bilen yok. Bir daha gören olmamış. Sahibini kaybedince o da kayıplara karışmış. Ne sadık hayvandı o. İnsanlarda var mı bu sadakat?"

Bu hatırayı hiç dinlememiştim annemden. Her şeyini satır satır zihnime yazardım. Folklorculardan fazlaydı halk kültürü hakkındaki bilgisi. Hiçbir kitapta okumadığım masallara vakıftı. Dinlemek başlı başına bir zevk. Kim bilir bu seksen iki yıllık ömürde daha neler vardı zihninde gizlenmiş olan. Onu konuşturarak her şeyi öğrenmek istiyordum. Bildiği ne varsa ben de vakıf olmak için can atıyordum. O benim kaynağımdı, akarken testimi sonuna kadar doldurmaya kararlıydım. Konuşmaktan bıkmıyorduk. Geleceği geçmişi ortamıza dökmüş didikliyorduk. Yeni bir şey keşfettiğimde yazıyordum gözümün sağ üstüne. Nerden okumuşsam okumuştum sağ gözün üstüne yazılanlar kolay unutulmazmış. Unuttuğumuzda gözümüzü kaldırıp da sağ tarafa baktığımızda hemen olduğu yerde kıpırdar kendini haber verirmiş o bilgi. Ben de inanmıştım o zamanlar. Gözümün sağ üst yanını sürekli dolduruyordum. İşe yarıyor gibi geliyordu bana. Kim bilir belki de inanmak istediğim için öyleydi, inanmaya çok ihtiyacım vardı.

Kahvaltıdan istemeyerek kalktık. İki saati aşmıştı yârenliğimiz. Nasıl da akıp gidiyordu zaman. İnsan sevdikleriyle olduğunda tadına varıyor hayatın, zamanı unutup gidiyor. Zaman işte bir orada önemsiz kalıyor. Harcadığınıza da değiyor.

Sofrayı toparlamak istedimse de müsaade etmedi bana. Buruşuk elleriyle alıp götürdü tepsiyi önümden. Annelik başka şey. Kızının uzun yoldaki hâlsizliği bile yüreğine dert oluyor da kıyıp sofrayı toplamasına gönlü elvermiyor. Çaresiz gözlerle izledim ardından. Onunla söz savaşma girilmeyeceğini öğreneli seneler oldu. Sözünün üstüne söz istemediğini iyi bilirdim. Boşa kürek çekmektense, kendimi akıntıya salıverdim. Tutulacak buruşuk ellerin varlığından emindim çünkü. Bu, muhteşem bir duyguydu.

Bu evin kurallarından biri daha vardı ki gözümü açtığımdan beri değişmemişti. Kahvaltının üstüne içilen şekerli Türk kahvesi. Hiç değilse onu elimle yapıp önüne koyabilmek için peşinden seğirttim. İnsan yaşadığı yere benziyor. Oradan koparıldığımda bile benzemeye çalışıyor. Benzeyemediğini bildiği hâlde. Bu çaresizliğin en acı haliydi ve ben olmayacağını bile bile tırnaklarımla direniyordum.

Elbette bu konuda da itirazla karşılaşacağımdan hiç kuşkum yoktu ama ben de silahlarımı kuşanmış bir hâlde girmiştim mutfağa. Daha ağzını açmasına fırsat tanımadan çıkıştım şakacıktan. "Benim kahvem seninkinden daha köpüklü oluyor hiç inkâr etme boşuna. Şimdi bu güzel kahvaltının üstüne köpüksüz kahve zevk vermez değil mi Halim Hatuncuğum benim." Yanağından bir makas almayı da ihmal etmemiştim. Sesini çıkaramadı Halim Sultan. Bu, benim ona verdiğim isimdi. Halime'yi kısaltıp yanına sultanını ekleyince gurbetin uzaklığını kısalttım sanıyordum. Zaten gönlümün sultanı değil miydi! Halimdi gerçekten. Uysal bir kadındı annem. Annelerin sultanı...

Kahvemizi balkonda içmeye karar vermiştik. Dumanı üzerinde şekerli kahvelerimizi aramızdaki masaya bıraktım. Anneme baktım. Seksen ikisini sürüyordu, dile kolaydı tam seksen iki koca sene. Yüzü küçücük kalmıştı, zaten minik olan gözleri iyice ufalmıştı yüzündeki çizgilerin arasında. Burnu iriceydi, şimdi kırışık ve irice olmuştu. Minik bir ağzı vardı. Saçları neredeyse tamamen dökülmüştü. Kısa olan boyu hepten kısalmış geldi bana. Gençliğinde çok güzelmiş. Beni de hep annemin gençliğine benzetirlerdi.

Güzel olduğunu bildiğimden gururumu okşardı bu benzetme. Titreyen parmaklarıyla uzandı fincana. Yanında soğuk suyunu da hazır etmiştim. Yudum yudum içiyor ve bana bakıyordu.

Kahve saatlerimiz meşhurdu bizim. Babam işe çıkmadan önce mutlaka kahvaltısının ardından kahvesini içerdi. Şaşmaz bir kuraldı bu. Bizim evde gün hep erken başlardı. Babam emekli olduğunda da bu kural hiç değişmedi. Asker adamdı, alışkındı erkene. Annem de onu yolculamadan işe göndermezdi. Ardını sıvazlama âdeti vardı. Uğurlu geliyormuş babama, öyle söylerdi. O günlerden kalma kahve alışkanlıkları hep devam etti. Babam gidince bile.

Neler konuşulmazdı ki o yarım saatlik sürede. Terapi gibiydi o vakitler. Herkes içini dökerdi. Birbirimize normal zamanlarda söyleyemeyeceğimiz nice gizlerimiz ifşa olurdu. Utanmazdık, sıkılmazdık, gocunmazdık. Geçmişe ve geleceğe dair her şey masaya yatırılırdı ve işin ilginci çözülürdü de. Rahatlamış çıkardık bu kahve saatlerinden. Hâlâ kendi evimde de bu geleneği devam ettiriyorum. Babamsız kahvenin eski tadım bulamıyorum elbette. Tadı veren onun varlığıymış, gidince anlamıştık bunu. Dönüşü yoktu. Şekerli de olsa kahvemiz, yüreğimiz tatsızdı o gideli

Kahvelerimizi sessizliğimize ortak ettik. Aslında konuşmadan da anlaşıyorduk. Baba ocağımdaydım. Sadakatin sözde değil yüreklerde anlam bulduğu yerdeydim. Karşımdaki bu yaşlı kadın kocasına kırk dokuz yıl eşlik etmişti. Yaşasaydı bir o kadar daha seneyi göze alacağından hiç kuşkum yoktu. Bir erkeğe ömrünü vermek ve bundan hiç gocunmamak nasıl bir duyguydu merak ediyordum. Ben yirmi yıllık evliliğimin neredeyse her dakikasında söylenecek bir şeyler bulmuştum . Bir nedenle sürdürmeye çabaladığım eksiklik hiç bana göre değildi. Halkalı köle sayıyordum kendimi. Feministliğim pek ağır basar olmuştu nedense. Evliliğin bütün yükünü omuzlarıma yüklenmiş sanıyordum. İsyanlardaydım. Annem başkaydı. Babamın olduğu yerde de olmadığı yerde de. Gönül bağıyla bağlıydı kocasına. Kırk dokuz yıl... İnsan bir başka insana bu kadar yıl nasıl tahammül gösterir anlayamıyordum. İzahını bulamıyor, sihrini çözemiyordum. Bıkmaz mı, usanmaz mı, yorulmaz mı, sıkılmaz mı? Annemde hiçbirini görmemiştim. Babam onda sadakat duygusuydu.

Kahvesini bitirip fincanı bırakırken yüzüme baktı yine. "Ne düşünüyorsun öyle derin derin?" dedi. Düşüncelerimi okuduğunu zannedip endişelendim ama doğrusu geçiştirmeye de cesaret bulamayarak "Anne!" dedim. "Bir erkeğe kırk dokuz yıl katlanmak nasıl bir duygu, onu düşünüyordum." Sandalyesinde azıcık doğruldu, yüzüme uzun uzun baktı sonra eliyle masanın ortasında bulunan fesleğeni okşadı ve avucunu burnuna götürüp içine iyice çektikten sonra bana döndü. "Sen de elini sür bakalım bu çiçeğe." "Şaşkın bir hâlde dediğini yaptım." Şimdi çek o kokuyu iyice içine." Yine itaat ettim ona.

Enfes kokuyordu. Gülümsedi; "Bu kokuyu başka hangi çiçekte bulabilirsin?" Kendimden emin olarak yanıtladım hemen. "Başka hiçbir çiçek fesleğen gibi kokmaz." Tebessümü buruşuk yüzüne yayıldı, bakışlarım aydınlattı sanki, "işte kızım." dedi. "Ben hep fesleğen kokusunu sevdim. Gül de muhteşem kokar karanfil de ama benim tercihim hep fesleğendi. Her okşadığımda aynı kokuyu çektim içime. Baban benim ömrümün fesleğeniydi. Onun kokusunu başkasında bulamayacağımı evlendiğimiz ilk gün anlamıştan. Biliyor musun beni hiç yanıltmadı o."

Annem bir başkasına benzemeyecek kadar özel bir kadındı. Sevgisi de sadakati de sınırsızdı. Kim bilir belki Samur'u seneler sonra ona hatırlatan da işte bu duyguydu.

 

Kaynak: Hayatın İçinden

10 yıllık kasaptı. Çevresindeki hiçbir kasabın onun kadar iyi et satamadığı söylenirdi. Meraklı bir adamdı doğrusu. Sa­tacağı hayvanlan büyük bir titizlikle seçer ve yine kendisi keserdi. Şimdiye kadar binlerce hayvan kesmiş olmalıydı. Müşterileriyle sohbet ederken:

— Benim için hayvan kesmek, karpuz kesmekten farklı değildir, derdi.

Kasap, yılların vermiş olduğu bu tecrübeyle koyunları beş dakika içinde, sığırları ise yirmi dakikada kesip parçalar ve canlı bir hayvana bakarak ondan kaç kilo et çıkacağını şıp diye söylerdi.

Fakat, ah şu kuzular yok muydu? Hele son zamanlarda onları kesmeye bir türlü eli varmıyordu. Kuzu eti isteyen müşterilerine:

— Bırakın şu hayvancıkları büyüsünler, diyordu. Başka bir et yeseniz ne olur sanki?

Eski müşterileri, kasabın bu sözüne hiçbir mânâ veremi­yordu. Öyle ya, şimdiye kadar dükkândan kuzu eti eksik olmamıştı. Oysaki adam, bu sözleri boşuna söylemiyordu, çünkü kuzu denince, gözlerinin önüne birkaç ay önce doğan yavrusu geliyordu. Kıvırcık saçlı, siyah gözlü bir kızdı bu. Kasap onu, belki de ağzı alıştığı için “kuzum" diye seviyor­du.

Aradan birkaç ay daha geçti. Kasap bu süre içinde müşte­rilerinin giderek azaldığını fark ediyor ve bunu, kuzu eti sat­mamasına bağlıyordu. Sonunda dayanamayarak:

— Aman yahu, dedi. Benden başka yufka yürekli kalma­dı mı? Keserim olur biter.

Ertesi gün, diğer hayvanlarla birlikte bir tane de kuzu al­dı. Önce danayı, sonra koyunu kesti. Bunları parçalarken son derece ağır davranıyor ve kuzunun kısa ömrünü, sözde birkaç dakika daha uzatmış oluyordu.

Sıra kuzuya geldiğinde, önemsiz bir iş yapıyormuş gibi aklına ilk gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı. Aslında bu­nun bir teselli olduğunu gayet iyi biliyordu. Gidip kuzuyu kucakladı ve tek eliyle yere yatırdı. Kuzu, çelimsiz vücuduy­la kendisine hiçbir zorluk çıkarmıyordu. Yanındaki bıçağa uzanırken:

— Ne yapalım, dedi. Sizin kaderiniz de bu.

Birden, kuzuyu tuttuğu elinde bir ılıklık hissetti. Acaba diğer hayvanları keserken, bıçağı eline mi kaçırmıştı?

— Herhâlde önemsizdir, diyerek eline baktığında dona­kaldı.

Hiçbir şeyin farkında olmayan kuzucuk, kendisini kes­mek üzere olan elin küçük parmağını, annesinin memesi zannederek emiyordu.

Yorumlar

Genel Değerlendirme (0)

0 / 5 yıldız
  • Henüz hiç yorum yok

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0 / 500 Karakter kısıtlaması
Metin uzunluğu 10-500 karakter arasında olmalı
Yorumlarınız yönetici tarafından değerlendirilecek.
hizmet koşulları.
var iuser="26229", ibanner="1"