Bıraktığımız İzler

5.0/5 derecelendirme (1 oy)

Yazan: Natalya Fateyeva

Yapraklar yavaş yavaş düşüyordu. Bir şeyi unutmuş gibi, bu sonbahar gününde geri dönen güneş, etrafa öyle bir sıcaklık, öyle bir telaş yayıyordu ki, yan yoldan gelen trafik ve insan gürültüsü, daha az rahatsızlık veriyordu. Sonbahar, henüz gelmişti. Okuldan yeni mezun olan gençlerin (kiminin tebessümle, kiminin limon yemiş gibi ekşimsi suratıyla) okulu hatırladığı vakitti. Sona’nın aklına da, okul binasına doğru yürürken, gün ışığı gibi sıcak hatıralar geliyordu. Yanında yürüyen arkadaşı Leyli onun duygularını pek paylaşmıyordu. Parıldayan gözleriyle Sona’ya baktı:

— Ee... Peki, buraya niye gelmek istediğini söyler misin?
Sona, bunu anlatmaktan yorulduğunu ima eden bir sesle,

— Ah, neden anlamak istemiyorsun! Burada, hayatımın en güzel yıllarını geçirdim.

— Canııım! Yedi ile on yedi yaş arasını hayatının en güzel yılları olarak hesaplıyorsan, kendine bir mezar taşı satın al, bari!

Sona sadece içini çekti, bir şey söylemedi. Leyli ile şaka savaşlarına girmek tehlikeli bir şeydi. Bu arada kızlar, okulun koridoruna çoktan girmişlerdi. Her yer çok sessizdi, ders zili çalmış olmalıydı. Leyli sıkılmış bir sesle;

— Bundan sonra ne tür aksiyon planların var, diye sordu.

— Tarih öğretmenimi bulmak istiyorum, dedi Sona.

Tarih en sevdiği dersti ve hocası da en sevdiği öğretmen. Ondan önce tarih olimpiyatlarında üst üste dört yıl birinci olan bir başka öğrenci yoktu okulda.

— Ay, lütfen, başlama!

Arkadan ayak sesleri duyuldu ve bir ses “Birini mi arıyorsunuz?” dedi. Sona başını çevirdi ve yüzü sıcak bir tebessümle aydınlandı:

— Hocam, merhaba. Nasılsınız? Beni tanıdınız mı? Ben Sona!
Sona, uzun boylu, saçlarına henüz aklar düşmüş adamla konuşuyordu. Öğretmenleri, kısa bir sessizlikten sonra:

— A... Evet, Sona! Sensin, değil mi? Ziyaretine çok sevindim. Beni affedin kızlar ama gitmem gerekiyor, dersim var. Hoşça kalın, dedi.

Öğretmen gülümsedi ve kapılardan birinin ardında gözden kayboldu. Sona elektrik şokuna maruz kalmış gibi sesiz ve hareketsiz duruyordu. Sonra:

— Hayır, olamaz! Bu nasıl bir şey! Gitti! Tarih bölümünü kazandığımı söylemeye bile vaktim olmadı.
Leyli olanlardan çok etkilenmeden:

— Tamam, neyse, rahat bırak adamı! Görmedin mi, gerçekten işi vardı, dedi.

Kızlar okul kapısına doğru yürümeye başladılar. Leyli aniden duvarı göstererek hafif bir gülümsemeyle:

— Aferin! Şunlara bak, dedi.

Gösterdiği, öğrencilerin fotoğraflarıyla dolu olan bir panoydu. Üstünde büyük harflerle, “İFTİHAR TABLOSU” yazıyordu.
Sona gülümseyerek;

— Burada benim de fotoğrafım olmalı, bir dakika şimdi bulurum. Eee... Nerede ya? İnanmıyorum! Çıkartmışlar mı, dedi.

Leyli:

— Sona, bu tabii bir şey! Sen tam iki yıldır burada okumuyorsun, dedi.

Sona’nın yüzü kızarmaya başladı.

— Olsun. Ama ben 6 yıl okul birincisi oldum burada. Üstelik okul dans grubu kaptanı ve sosyal aktivite sorumlusuydum. Ayrıca drama klubü ve...

Leyli bu kelime fırtınasına son vermek için;

— Evet, evet, ellerim meşgul olmasaydı alkışlardım seni, dedi.

Bu arada okuldan çıkmış, dar bir sokağa sapmışlardı. Leyli’nin gözleri sokak kenarında bulunan binalara takılmıştı. Üç katlı binalardan birinin en üst katın daki pencerelerin hiçbirinde cam yoktu. Yıllar önce beyaz olan duvarları, şimdi kirli ve hüzün veren gri tonunda bir renge dönmüştü. Sona o birkaç dakika süren sessizliği bozarak:

— Bu, tek kelimeyle insanı dehşete düşürecek bir şey, dedi.

Leyli:

— Evet, doğru, dehşet... Bu bina yıkılmak üzere...

Sona:

— Ne binası ya! Onu demiyorum. Unutulma dehşetinden bahsediyorum. Düşünsene, ben okuldan mezun olalı daha iki yıl oldu. Beni zar zor hatırladı. Tüm bunların yanında bir de hayatı düşünsene. Milyonlarca insan dünyaya gelip gidiyor. Ölümlerinin üzerinden çok geçmeden torunlarınca bile zorlukla hatırlanıyorlar. Hiç yaşamamış gibiler. Gölgeler gibi. Ama başkaları da var, onların isimleri tarih kitaplarında altın harflerle yazılı. Yüzyıllardır adları unutulmuyor, bıraktıkları seda hiç kesilmiyor. Birinci grupta, yani gelip de hiç fark edilmeden gidenler arasında olmak korkunç, değil mi? Acaba, bu dünyada iz bırakanlardan biri de ben olabilir miyim? Mutlaka bunu yapmalıyım. Ben de bir iz bırakmalıyım.

Leyli’yi bu konuşmalar güldürmüştü:

— Sona, şayet bu fikirleri kafandan atmazsan, izlerini ancak akıl hastanesinin dokümanlarında bırakırsın, dedi.

Sona keskin ve net bir cevap verecekti ama birisi:

— Affedersiniz, diyerek sözünü böldü.

Sözlerini bölen, elinde kâğıt tutan, gri bir elbise giyinmiş, yorgun görünümlü bir kadındı. Kadın, kâğıtları sokaktan geçen insanlara dağıtıyordu. Kızlara da kâğıtlardan ikisini vererek:

— Kimsesiz çocuklar yurdunda çalışıyorum. Problemlerimize dikkat çekmeye çalışıyoruz. Yapabileceğiniz bir şey olursa; kıyafet, oyuncak gibi şeyler getirebilirseniz veya binamızın tamirine yardım edebilirseniz, bizi çok sevindirirsiniz.

Sona:

— Evet, anlıyoruz, zevkle ama biz çok meşgulüz, diyecekti ki, “ama” kelimesi boğazında düğümlenip kaldı. Çünkü kadının yüzünde: “Evet, gelmeyeceğinizi biliyorum. Siz de o bilindik türlerdensiniz.” ifadelerini gördü.
O akşam Sona odasına çekilip bir şeyler yazdı. Genelde yazmak, fikirlerini bir düzene sokmasına yardım ederdi. Fakat bu defa yazdıkça fikirleri daha girift bir hâl alıyordu.

“5 Eylül 2005. Bu fikirleri kafamdan atamıyorum. Ne gerek var ki o zaman yaşamaya, bir şeyler yapmaya, çalışmaya! Her şey zaten unutuluyorsa. O yüzsüz, isimsiz ve unutulup giden gölgelerden biri olmak istemiyorum. Bir yolu olmalı. Benim bu dünyada bir rolüm olmalı. İzimi bırakacağım bir yer olmalı. Ama neresi?”
Ertesi sabah Sona kendini, dün Leyli’nin dikkatini çeken o binaya girerken buldu. Kâğıtta yazılan adres burasıydı. Dün gördüğü kadının o suçlayan ifadesini aklından çıkaramıyordu. Girdiği karanlık koridorda kâğıtları dağıtan kadını buldu. Sona’yı gören kadın gözlerindeki şaşkınlığı gizlemeye çalışmadı bile:

— Geleceğinizi hiç düşünmemiştim, dedi.

Sona yavaş bir sesle:

— Ben de, diye cevap verdi ve devam etti. Ben, şey... Bazı kıyafetler getirmiştim.

Kadın:

— Gerçekten çok teşekkür ederiz. Benim hemen çıkmam lâzım, onları bu odaya bırakır mısınız, dedi ve odanın kapısını gösterip gitti.

Sona odaya girdi ve kıyafetlerle dolu poşeti duvarın yanına koydu. Odaya göz ucuyla bakınca ürperdiğini hissetti. Duvarların beyaz ve mavi olduğu ancak dikkatlice bakınca anlaşılıyordu. Çoğu yerin boyaları dökülmüştü. Odaların kenarlarında nemden dolayı küçük küçük yeşilimsi izler oluşmuştu. Ara sıra işitilen garip seslerin farelerden geldiğini sonradan anladı. Odanın havası biraz sert ve soğuktu. Aklına, hayatlarının ilk ve en güzel yıllarını bu soğuk ve çirkin odalarda geçirmek zorunda kalan çocuklar geldi. İçinde bedenine acı yayan bir sancının dolandığını hissetti.

Bir ara pencereye bakarken birisinin kendisini gözetlediğini fark etti. Başını çevirdiğinde kapının yanında ayakta duran, bedeninden daha büyük kıyafetler giyinmiş bir çocuk gördü. Görünüşüne bakılırsa çocuk yedi sekiz yaşlarında olmalıydı. Kısa, düz saçları dağınık ve kirli; asık beyaz yüzü ise çillerle doluydu. Sona’yı süzen gözlerinde biraz ilgi, biraz utangaçlık, biraz da kurnazlık vardı. Birkaç saniyelik bu bakışmadan sonra, Sona ne diyeceğini ve ne yapacağını bilememe duygusuyla çocuğa bakmaya devam etti. İlk olarak çocuk konuşmaya başladı:

— Adın ne?

— Sona.

— Ne yapıyorsun burada sen, burası boş ve soğuk bir yer?

— Buraya üşüdüğüm için geliyorum, çünkü burası daha sıcak.

Çocuk kendisine göre doğru söylemiş olabilirdi. Aslında hiç de sıcak değildi. Sadece dışarıya göre biraz daha sıcaktı. Kaloriferlerin az çok çalıştığı oda bu olmalıydı. Bu fikirlerle zihni meşgul olan Sona tek kelime etmiyor, sadece düşünüyordu. Bu çocuğun yanında kendini suçlu hissetmeye başlamıştı. Evi olduğu için, her gün sıcak yatağı olduğu için, ailesi olduğu için... Çocuk, Sona’ya daha dikkatli baktı.

— Korkmuş gibi görünüyorsun sen, dedi.

Evet, Sona gerçekten içinde bir korku hissediyordu. Bu korku, hayata karşı duyduğu bir korkuydu. Hayatın bu çirkin yüzünü gördüğü için korktu. Peki, hayatın bu yüzüne her gün bakanlara ne demeliydi? Yok, böyle bir yerin, böyle bir kaderin, böyle bir hayatın olması kocaman bir hata olmalıydı. Sona bu hayatı düzeltmek için hemen bir şeyler yapmak istiyordu, bir şeyler yapmalıydı ama ne?

Çocuğun gözlerinde ve yüzünde gizli ama derin bir dert denizi görüyordu. Çocuğun bakışlarını takip ettiğinde eline baktığını gördü. Elinde güzel, spor bir kol saati vardı. O an hızlıca saati kolundan çıkarıp çocuğa uzattı:

— Al... Bu sana hediyem olsun, dedi.

Çocuk bir şeyler söylemek için çabaladığı sırada, koridordan hızlı hızlı yaklaşan ayak sesleri ve sinirli bir sesin “Ahmet! Ahmet! Yine nerdesin?” diye bağırdığını duydu. Bir süre sonra aynı kadın görüldü ve Sona’ya bakarak:

— Hâlâ burada mısınız? diye sordu. Sonra çocuğa dönerek:

— Hemen ama hemen yemekhaneye gidiyorsun! Kadın tekrar Sona’ya bakarak:

— Kusura bakmayın, onlar gördükleri herkese yapışırlar. Aslında insanlardan korkmaları çok daha mantıklı.

Çünkü karşılaştıkları insanların çok azından iyilik gördüler.

Sonbaharın sonları gelmişti. Sona parkta oturuyordu. Koyu gri rengi almış gökyüzünde, siyah kuşlar uçuyordu. Sona, sokaktaki insanlara bakıyordu. Son bir kaç haftadır kendisini rahat bırakmayan fikirleri yine aklına gelmişti. Herkes bir yere koşuyor. Niye? Anlamı ne ki hepsi bir rüya gibi kaybolacaksa? Tıpkı gölgeler gibi. İnsanoğlu neden yaşayan ölüler gibi kıyısından bakıp geçiyor hayata? Niye kaybolmaktan korkmuyorlar? Hayır, istemiyorum. Ben, tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolan isimsiz bulutlardan biri olamam, parlak bir yıldız olarak kalmak istiyorum o sayfalarda. Ama ne yapabilirim ki?

Ansızın esen rüzgârın, yerde sürüklediği renkli bir reklâm kâğıdı geldi önüne. Kâğıtta, büyük harflerle; “GENÇLİK PARTİSİ” yazıyordu. Hemen altında ise daha küçük karakterlerle yazılmış, “Geleceğin siyasetçileriyiz biz! Yurdumuzun tarihini şimdi ve sonra yazacak biziz.” yazısını okudu. “Tarih yazacak biziz!” Bu benim için bir şans olabilir, diye düşünmeye başladı. Bu düşüncelerden, kendisine dokunan bir elin soğukluğuyla sıyrıldı. Sağa sola bakındıktan sonra karşısında duran çocuğu gördü. Çocuk:

— Merhaba Sona, dedi

Sona biraz durdu, onu nereden tanıyabileceğini hatırlamaya çalıştı. Ahmet olduğunu bir süre sonra hatırladı. Çocuk, Sona’dan cevap gelmesini beklemeden konuşmasına devam etti:

— O gün, sana teşekkür etmeyi unutmuşum. Bana verdiğin saat, bak... Ne kadar güzel, değil mi? Ahmet Sona’nın saatini cebinden çıkarttı.

— Elime takmıyorum, ya kaybolursa diye, dedi. Sonra:

— Biliyor musun, ben büyüdüğümde polis olacağım, kardeşime ve sana birisi bir şey yapmak isterse, sizi koruyacağım, dedi.

Söyledikleriyle gurur duyuyordu ancak “kardeşimi” kelimesine takılmıştı. Sona, cevap için kelimeler arıyordu ama yine o ses: “Ahmet!” diye bağırdı ve çocuk: “Güle güle!” diyerek koşmaya başladı.

Sona, çocuğun koştuğu yöne doğru baktı. Hâlâ ismini bilmediği kadını ve onun arkasından koşan iki çocuğu gördü. Sona’yı gören kadın, ona el salladı. Bu tablo karşısında duygulanan Sona, birkaç dakika önce okuduğu reklâm kâğıdını cebinden çıkardı ve çöp kutusuna attı. O akşam Sona, daha önce yazmış olduğu hatıra defterinin sayfalarını teker teker koparıyor ve onlardan kâğıt uçaklar yapıp pencereden atıyordu. Son bir haftada yazdıklarını okurken gülümsemeden edemiyordu. “Hayattaki rolüm”, “Tarihteki izim”, “Gölge gibi kaybolmak istemiyorum”... Ne kadar çocuksu şeyler, diye düşündü son kâğıt uçak da karanlığa doğru seyahate çıkarken, Sona, yeni bir sayfa daha açtı ve yazmaya başladı:

1 Ekim 2005 “İsimlerimizi yazacağımız en güzel yer, insanların kalpleridir. Orada her şey kalıcıdır. Hem de sonsuza dek silinmemecesine.”

Yorumlar

Genel Değerlendirme (0)

0 / 5 yıldız
  • Henüz hiç yorum yok

Yorum yapın

Misafir olarak yorum yapın

0 / 500 Karakter kısıtlaması
Metin uzunluğu 10-500 karakter arasında olmalı
Yorumlarınız yönetici tarafından değerlendirilecek.
hizmet koşulları.
var iuser="26229", ibanner="1"